Cahit Zarifoğlu

cahit-zarifoğlu

Sevgili Cahit “Bir nâra” gibiydin, hep “zamanı hallaçladın”, “karşında hamle yatakları” vardı. “Eğer dualanmasaydı sesin”, eğer Yaradan’dan o güzel ağız, açık ve seçik dilemeseydi, demeseydi” şiirlerinle besleyebilir miydin bunca insan? Diyordun ki: “dokuz yüz milyon Müslüman tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir” ama sen “elin dizlerinde Vur Kalk, Müslümanlar uyanın eller dizlere yumruklara dizlere vur vur ama sen ama sen ama sen”. Hep Müslümanlar içindi “ruhunun vazgeçilmez akışı, baş çarptığın kayalıklar”. İnce bir şair ince bir Müslümandın. Onun için diyordun ki “Aha şeyhefendim Aha yüreğim göz kapanır akıl susar, susar akıl istersen haydi haydi yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır”, “ve korkuyordun o nedenle, başın eğik dilin kapalı”.

Ne de güzel göğüsledin hayatı: “Dilediğim en güzel hayat çöplerin içinde rüya aradım, düştümse eğer sana bakarken düştüm” dedin, parmaklarından şiir çeşmeleri akıtarak. Ne de güzel uyandırmaya çalıştın milleti; “gardiyanların değişti başka n’oldu, haydi soyun bir kez daha kırbaçlan kendi dallarına”. Hatırlatıyordun “akıl ve hikmet emzirirdi mağara, yarasa doldu. Yüz çarpılır göz kayar”. Ve şaşırıyordun: “Ben hırsız olayım kendi malıma ha, ben yakalanayım eşkıyama”. İnsanları esirliğin içine birlikte bağırmaya çağırdın. Afganistan’a yöneldin, bükülmez bir yönelişle. Bir Afganistan çağıltısıydın: “Bütün azalarını harbe çağır, safran açılsın, elin şehit ballarından alsın, öyle yalvar ki ellerin rahmet balyalasın, kaslar şehit dalgaları ve haykıran kan, başlasın vuslat gününü toprağa, başlasın hatırlatmaya denize kumsalını”. “şimdi üzgünüz arkadaş, yolumuza çıkmayın üzgünüz” diyordun. Çünkü Afganistan’da “anaları şaşkın çocukların üç beş yaştakilerin harp yarası harp yanığı”.

Dünyaya ne güzel bakardın; Maraş’ta geceleri bir süt gibi içtiğimiz o günlerde “baka baka kardeşin oldu yıldızlar, ellerin ışıklı saçlarına değdi yıldızların”. Yalnızlığını şöyle açıkladın: “aşkımla boyun boyuna bir ejderhayım”.

Dedin ki “her sözün zarara, emri maruf nehyi münker, bir de Allah’ı anmak müstesna”. Güzel yaşadın güzel öldün. “Ölüm bir kurtuluş çizgisidir” dedin. Zulme karşı direndin sonuna kadar. “İçinde zalimlerin asılma sahneleri, içinde kan akıtanların kanlarının sesi, içinde mahzun edenlerin gözyaşı nehirleri” olduğu halde Allah’a yöneldin. Çetin bir ölüm sınavı verdin, yüz akıyla.

Çocukları çok severdin. Şimdi bu dünyanın çocukları öksüz. Ama öteki dünyada da çocuklar var. Bir çocuk ordusu karşıladı seni. Başlarında oğlum kerem. Basın yayın kolu başkanı.

0

Erdem Bayazıt

erdem-bayazıt

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi dönüşü Doğu Bayazıt’tan Dülkadiroğulları Beyliğinin merkezine getirterek yerleştirdiği bir ailenin çocuğu: Adil Erdem Bayazıt. 18 Aralık 1939 yılında Maraş’ta cumbalı, çok odalı bir konakta doğdu. Renkli ve hareketli bir gençlik hayatı vardır. Çocukluğu Maraş’ta bağ ve bahçeler arasında geçti, işte şair yaradılışlı bir insanın zihninde kalan çocukluk fotoğrafları: Yaz gecelerinde cibinliğin beyaz deliklerinden bastıran yıldız yağmurları gözünün önünden hiç gitmez. Söğüt dalından düdük yapışları, bıçakla ceviz oyarken ellerinden çıkmayan kahverengi gerleri, göçer evlilerin çıngırak sesleri, gece yanları kaçakçıların tomruk götürüşü… unutamadığı çocukluk kareleri.

Henüz daha ortaokul sıralarında yoğun bir okuma faaliyetlerine katılır. Okuma serüvenine çoğu yazarlar gibi Hazret-i Ali kıssalarıyla başlar. Dinî alt yapısını bu kıssalardan aldığını söyleyen Bayazıt, bunları okurken ağlayarak ve adeta yaşayarak bitirir. Daha sonra Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız gibi devrin yazarlarını okur. Devrin edebiyat ve kültür dergilerini “okuma delisi” bir grup arkadaşıyla sürdürür. Bunlar arasında Necip Fazılın Büyük Doğu’su, Osman Yüksel’in Serdengeçti’si, Peyami Safa’nın Türk Düşüncesi, Varlık, Dost, Seçilmiş Hikâyeler, Hisar vs. dergiler başta gelir. devamını oku

3

Batı Anadolu Gezisi

gezi

devamını oku

0

Yedi Güzel Adam

yedi güzel adam

“Bu insanlar dev midir / Yatak görmemiş gövde midir”. Böyle başlar Cahit Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam” adlı şiiri. Şiir altı bölümden oluşur. Şiirinin bölümlerinde yedi güzel adamdan her birinin bir şey gördüğünü ve gereğini yaptığını öğreniriz.

Yedi güzel adamdan biri “kan” görür ve gereğini beller. Biri “aşk” görür ve gereğini beller. Biri “yar”, biri “bela”, biri “dağ” diğeri de “sofra” görür ve gereğini beller. Şiirde yedi güzel adamın altısının neler gördüğünden bahsediyor. Yedinci güzel ne görmüştür derseniz. O da “diğerlerini” görmüştür. Mesela beşinci bölümde “Yedi güzel adamdan biri / Bir gün bir dağ göreni / Durdu sevmeden bilmeden devinirken / Durdu durdu seyreyledi” mısraları vardır. Birkaç bölümde daha “görenleri gördüğünü” belirtir.

Yedi Güzel Adam’ın “Üstad”ı İkinci Yeni’nin de en iyilerinden biri olan Sezai Karakoç’tur. Şunu belirtelim dizi 1958 ve 1974 yıllarını paralel olarak anlatıyor. Her iki yılda da Sezai Karakoç Maraş’ta değildir. Dizi kurgudur ne Zarifoğlu’nun kitabıyla ilgisi vardır, ne de edebiyat akımı olarak anlatılan Yedi Güzel Adam ile. Maraş Lisesi’nin Yedi Güzel Adam’ı olarak bakılmalı diziye. Maraş’taki Yedi Güzel Adam’da Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay, Alâeddin Özdenören ve Sait Zarifoğlu vardır. İlk bölümde Mehmet Akif İnan yoktu muhtemelen sonradan katılacak diziye ve şiir anlayışının farklılığı üzerinde durulacaktır.

yediguzeladam

1

Düşte gibiyim, ölmüşüm sanki

Mimarlık ve Felsefe

İkiye yarılmışlık. Nedir bilir misin? Bir yanda aklın…. bir yanda kalbin…

Geçmişin ve geleceğin ortasında kalan zavallı bir şimdicik.

Mabedden içeri attığında ne hisseder insan, söyle, hiç bilir misin? Secdeye başını koyduğunda?..

Derken büyük bir alışveriş mağazasına girdiğinde? Koca bir cipin içindeyken meselâ, müziğin sesini açarken?..

Hiç gördün mü onu, hani şu bir yandan sesi arş-ı a’laya çıkanı, öte yandan kalbi büzüştükçe büzüşeni… içine, daha da içine çekileni?..

Bir elinde Kur’an, bir elinde ben, tam da ortasından yarılanı?..

Gövdesi bir yanda, başı bir yanda, çarşının orta yerinde ayaklar altında sürüneni?.. devamını oku

0

Adalet nedir?

adalet-nedir-burhan-sönmez

Osmanlılar, farsça sürh-ser yani kızılbaş dedikleri topluluklara ve kavimlere hem kılıcın azameti hem de sözün hiddetiyle yönelirdi.

kanuni, bir şiirinde şöyle ünlemişti:

“pây-mâl eyleyelim kişverini sürh-serin
gözine sürme diyu dûd-i siyahî çekelüm.”

öğretmen sorar: şair burada ne demek istemiştir?

öğrenci cevap verir: şair, kızılbaşlar’ın yurdunu ayaklar altına alalım ve gözüne sürme diye kara duman çekelim, demiştir.

ama öğretmenler öğrencilere yunus emre’nin şu dizelerini sormaz:

“ezelde benüm fikrüm enel hak idi zikrüm
henüz dahı toğmadın ol mansur-i bağdadi.”

hallac-ı mansur doğmadan önce benim fikrim enel hak idi, der yunus emre.

devamını oku

0

Ankara’nın Bağları

Çankaya Bağ Evi

“Neredeyse bütün eski Ankaralılar bütün yaz aylarını, kenti çepeçevre saran bağlarda geçirirlerdi. Ankaralıların, güneşin ilk ışıklarını gördüğü Hüseyin Gazi Dağı’nı başlangıç noktası alıp Ankara etrafında geniş bir daire çizersek bu halkanın üzerinde, önce dağın yamacına yaslanmış Karacakaya bağları, ardından Çubuk çayı üzerinde Mecidiye bağları ve sırasıyla Kubbeli, Aktepe, Hacıkadın ve Keçiören bağları vardı. Şehir merkez olmak üzere bu çemberi tamamlarsak İncirli, Etlik, Ayvalı, Aşağı ve Yukarı eğlence bağları ile, çemberin batı yarısında Dikmen, Balgat, Ayrancı, Çankaya, Kavaklıdere, Esat, Seyranbağları ve Cebeci sırtlarının ardındaki vadide Frenközü bahçeleri vardı. Elmadağ’ı yönünden gelen bir su, Frenközü’nü suladıktan sonra İncesu ‘ya katılırdı. İncesu, yolu üzerindeki yeşillikler arasından geçer ve kendisi gibi kente dışarıdan giren Çubuk çayı ve Hatip çayı ile birleşir, şehrin güneyinden çıkar giderdi.

Baharın ilk aylarında Ankaralılar, yatakları ile kapkacaklarını benim anımsayabildiğim 30’lu yılların başında daha buzdolabı, radyo falan yoktu Civar köylerden peyledikleri kağnılara yükleyerek tozlu bağ yollarını tutarlardı. Buna biz ‘bağa göçmek’ derdik Teşrinlerde de (Ekim-Kasım) bunun tersi, ‘şehre göç’ başlardı. Bu arada evin yükü, güzün kaynatılan pekmez, meyve kuruları, evde yapılan sucuk, pastırma ile iyice artmış olurdu. Kağnıyla başlayan bu göçler, sonraları atlı araba ile ve en sonunda da kamyon ile sürdü gitti. devamını oku

0